Page 13 - 9786057274496
P. 13

YALNIZ EFE


           kanadında sallanan “geldigitti” levhası yassı, cansız bir yüz
           gibi bize bakar, kalın duvarların tavana yakın dar
           percerelerinden giren donuk bir aydınlık durmadan
           bağıran, haykırarak okuyan çocukların susmaz, keskin
           çığlıklarıyla sanki daha fazla ağırlaşır, bulanırdı...
              Mektepte  yalnız  bir  çeşit  ceza  vardı:  Dayak...  Büyük
           kabahatliler, hatta kızlar bile falakaya yatarlardı. Falakadan
           korkmayan, titremeyen yoktu. Küçük kabahatlilerin cezası
           ise nispetsiz, ölçüsüzdü. Küçük Hoca’nın ağır tokadı...
           Büyük Hoca’nın uzun sopası ki rast geldiği kafayı mutlaka
           şişirirdi.  Ben  hiç  dayak  yememiştim.  Belki  iltimas
           ediyorlardı. Yalnız bir defa Büyük Hoca kuru, kemikten
           elleriyle yalan söylediğim için sol kulağımı çekmişti. O
           kadar hızlı çekmişti ki ertesi günü bile yanıyordu.
           Kıpkırmızıydı. Hâlbuki kabahatim yoktu. Doğru
           söylemiştim. Bahçedeki abdest fıçısının musluğu
           koparılmıştı. Büyük Hoca bu kabahati yapanı arıyordu.
           Bu, mavi cepkenli, kırmızı kuşaklı, hasta, zayıf bir çocuktu.
           Haber verdim. Falakaya konacaktı. İnkâr etti. Sonra diğer
           bir çocuk çıktı. Kendi kopardığını, onun kabahati
           olmadığını söyledi. Yere yattı. Bağıra bağıra sopaları yedi.
           O vakit Büyük Hoca, “Niçin yalan söylüyor, bu zavallıya
           iftira ediyorsun?” diye kulağıma yapıştı. Yüzünü
           buruşturarak darıldı.



              İKİN Cİ BÖ LÜM
              Ağladım. Ağladım. Çünkü yalan söylemiyordum. Evet
           musluğu koparırken gözümle görmüştüm. Akşam dönüşte
           dayağı yiyen çocuğu tuttum:
       14
   8   9   10   11   12   13