Page 12 - 9786057274496
P. 12
ÖMER SEYFETTİN
penceresi vardı. Bu siyah delik beni çok korkuturdu.
Yemeklerimizi pişiren, çamaşırlarımızı yıkayan,
tahtalarımızı silen, babamın atına yem veren, av
köpeklerine bakan hizmetçimiz Abil Ana’nın her gece
anlattığı korkunç, bitmez hikâyelerdeki ayıyı, bu karanlık
pencerede görür gibi olurdum. Bu vehim ile rüya dinlemek,
yorumlamak merakında olan zavallı anneme, her sabah
ayılı rüyalar uydurur; iri, kuzgun bir ayının beni kapıp
dağa götürdüğünü, ormandaki inine kapadığını, kollarımı
bağladığını, burnumu, dudaklarımı yediğini, sonra
Bayramiç yolundaki su değirmeninin çarkına attığını
söyler, ona birçok: “Hayırdır inşallah...” dedirtirdim. Yorum
yaparken benim büyük bir adam, büyük bir bey, büyük bir
paşa olacağımı, bana kimsenin fenalık yapamayacağını
anlattıkça yalan söylediğimi unutur, ne kadar sevinirdim!
Nasıl sokaklardan, kiminle giderdim? Bilmiyorum...
Okul bir katlı, duvarları badanasızdı. Kapıdan girilince
üstü kapalı bir avlu vardı. Daha ilerisinde küçük, ağaçsız
bir bahçe... Bahçenin sonunda ayakyolu , gayet kocaman
abdest fıçısı... Erkek çocuklarla kızlar karmakarışık
otururlar, beraber okur, beraber oynarlardı. “Büyük Hoca”
dediğimiz kınalı, az saçlı, kambur, uzun boylu ihtiyar,
bunak bir kadındı. Mavi gözleri pek sert parlar, gaga gibi
eğri, sarı burnuyla, tüyleri dökülmüş hain, hasta bir
çaylağa benzerdi. “Küçük Hoca” erkekti. Büyük Hoca’nın
oğluydu. Çocuklar ondan hiç korkmazlardı. Galiba biraz
aptalcaydı. Ben arkadaki sıralarda, Büyük Hoca’nın en
uzun sopasını uzatamadığı bir yerde otururdum. Kızlar,
belki saçlarımın açık sarı olmasından, bana hep “Ak Bey”
derlerdi. Erkek çocukların büyücekleri ya ismimi söylerler
ya “Yüzbaşıoğlu” diye çağırırlardı. Sınıf kapısının açılmayan
13

