Page 11 - 9786259895208
P. 11
PEMBE INCILI KAFTAN
Gözlerini daha beter süzdü. İçinden, “Şunun başını
vurdursam...” dedi. Kapıcılara bağırmak için ağzını açacaktı.
Ansızın vicdanının neresi olduğu bilinmeyen bir yerinden
gelen derin sesini işitti: “İşte, sen de yaltaklanma, iki yüzlü,
dalkavukluk yollarından yükselenler gibi serbest, düz bir lafı
çekemiyorsun! Sen de karşında mert bir insan değil, ayaklarını
yalayan bir köpek, horlamanın altında iki kat olmuş bir
maskara, bir rezil istiyorsun!” Süzük gözlerini açtı. Avcunda
sıktığı kâğıdı yanına koydu. Tekrar Muhsin Çelebi’ye baktı.
Ortasında geniş bir kılıç yarasının izi parlayan yüksek alnı...
Al yanakları... Yeni tıraşlı beyaz, kalın boynu... Biraz büyücek,
eğri burnu... İnce sarığı... Tıpkı Şehname sayfalarında görülen
eski kahramanların resimlerine benziyordu. Evet, bu alnında
yarası görülen kılıcın yere düşüremediği canlı bir kahramandı.
İnsaflı sadrazam, vicdanının ruhuna akseden sesini, gururunun
karanlığı ile boğmadı. “Tam bizim aradığımız adam işte!..”
dedi. Bu kadar pervasız bir adam devletine, milletine yapılacak
hakareti de çekemez, ölümden korkarak, göreceği hakaretlere
eyvallah diyemezdi. Kavuğunu hafifçe salladı:
– Seni Tebriz’e elçi göndereceğiz.
Muhsin Çelebi sordu:
– Katınızda bu kadar nişanlar, kâtipler, hocalar var. Niçin
onlardan seçmiyorsunuz?
– Sen, Şah İsmail denen habisin kim olduğunu bilmiyor
musun?
– Biliyorum.
– Devletini seviyor musun?
– Seviyorum.
Hakim yani çok bilgili ve görgülü sadrazam doğruldu.
Arkasına dayandı:
12

