Page 7 - 9789753811705
P. 7
Âyet 2: “İşte o kitap! Şüphesiz, müttakîleri hidayete erdiricidir.”
Bu âyet, Kur’an’ın temel hikmetlerini ve inzal sırrını dile getirmektedir.
a) Zâlik’el-kitâb: İşte o kitap; tüm evrenin, inzalini heyecanla beklediği kitap.
İşte o kitap ki, kitap denince akla gelen yalnız odur, yalnızca o kitaptır.
İşte o kitap; müttakîlerin gönlünde hasretle beklediği mûcizevî kitap, bu kitaptır. İşte o geldi müjdeler olsun.
Bu âyetten sonraki âyetlere kıyas edersek:
İşte o kitap, gaybın esrarını açan kitap, gaybe îman’ın sırrı olan kitap; kalblere felâh veren, namazı, infâkı öğreten kitap ve de
âhirete yakîn îmanı bulduran kitap.
Dördüncü âyetteki “âhirete yakînlik kazanmak”, zaman ve mekân boyutlarını aşarak gerçeğe çok yakın olmak, cennetini seyret-
me demektir.
b) Lâ raybe: Şüphesiz, kesinlikle demektir. Arapça’da şüphe iki kelime ile ayrı kavramlarda tanınır. Biri «levm»’dir, arayıcı bir
kuşkudur; «reyb» ise karanlık bir şüphedir. “Lâ raybe” olunca; kesinlikle, kat’i olarak demektir. Bütün lisanlarda olduğu gibi “Lâ ray-
be” «kat’iyet» ifadesinin en kesin tanımı, şüphe bulunmayan, şüphesiz demektir. Fransızca ve İngilizce’de de bu kaide geçerlidir.
Türkçe’de biz «en kesin şey»in ifadesinde «şüphesiz» kelimesini kullanmayız, aksine «çok kesin» deriz. Bu lisan farkını vermekten
kastımız, âyette «lâ raybe» kelimesinin tam kesinlik ifade ettiğini beyan içindir.
Kur’an’ın kesin olan özelliği nedir? Cümlenin akışı «Müttakîleri hidayete erdiricidir» şeklinde anlaşılır. Bazı müfessirler «lâ ray-
be» kelimesi ile «O kitap» arasında da ilgi kurmuşlardır ki doğrudur. Yâni: «Beklenen o kitap, kesinlikle bu kitapdır.» Anlamı çıkar.
Ancak daha kuvvetli mânâ, Kur’an’ın müttakîleri hidayete erdirişinin kesinliğindedir.
c) Hüden lilmüttakîn: Müttakîleri hidayete erdiricidir. Şimdi dinimizin temeli olan iki kelimeyi, daha doğrusu iki kavramı çok iyi
anlamalıyız:
A) HİDAYETE ERME:
Basit tanımla; yanlıştan kurtulup doğruyu bulma, çirkin ve kötüden kurtulup güzel ve iyiye ulaşma anlamında kullanılır. Fâtiha’da
hidayete eriş «Sırât-ı Müstakîm» olarak billurlaşmıştır. Tabiidir ki «hidayete erme» sınırlı bir kavram değildir. Bir noktadan başlar,
sonsuzluklara kadar genişler. Bu yüzden beşinci âyet, yakîn olup felâha erme formülü içinde, hidayet kavramına bambaşka bir renk
katmıştır. Çünkü bir insan biraz yanlışlıklardan kurtulunca «Hidayete erdim», «Sırât-ı müstakîm’i buldum» diyebilir. Hâlbuki sûrenin
beşinci âyeti hidayetin ışıklarını bir bir tarif etmiştir.
Kur’an’ın insanı hiçten alıp yücelere götürme seramonisi, önce ittika ile başlıyor; gaybe îman, namaz ve infâk ile perçinleniyor.
Sonra Kur’an’a îman, sonra da yakînlik doğuyor. İşte o zaman felâha eriyor, hidayetin sonsuz denizine kavuşuyoruz. Elbette ondan
sonra sonsuzlukların bitmez hikmetleri perde perde açılıyor.
Hidayete ermede en zor nokta, ittika sınavını geçmektir. Çünkü ittika başlamadan hidayet intikal etmez. O hâlde önce ittika ko-
nusunda biraz bilgi verelim, sonra hidayete erme konusuna yeniden döneceğiz.
B) İTTİKA:
İttika, insana yaraşan bir şeref borcudur. Kendinin kul olduğunu sezip, yüce yaradanına karşı mes’ul olduğunu fark etme haysi-
yetidir. Acaba bu duygu herkeste var mıdır ve zorunlu mudur? Bu sorunun cevabı çok önemlidir. Allah insanı yaratıp dünyaya gön-
derince, onu bu madde mekânında iki önemli aletle donattı: Biri akıl, diğeri, kalb. Akıl, çevre ilgilerini alıp beyin kompüteri aracılığı
ile değerlendirerek doğru olanı bulma ve yapma yargısı ile görevlidir. Ancak, sermayesi sınırlıdır. Milyonlarca ışından yedi tanesini
görerek, akıl almaz minikler mesafesini ve uzayın sonsuzluklarını elindeki mezura ile ölçerek koskoca evren muammasının içinden
nasıl çıkacak? Bilgi kompüterleri de ne kadar azsa, yargıları o denli yanlış olur.
İşte Allah insana akıldan çok daha hassas hârika bir alet daha vermiştir: Gönül. İnsan, bu sayede evrenin sonsuz mesafelerin-
den mesajlar almakta ve gerçekleri kolayca sezebilmektedir.
Böylece akıl ve kalp birlikte insanın bilincine devamlı ışık yakar, onun yanlışlıkta kalmasını engeller. Ne çare ki çok önemli olan
kalp aleti çok hassastır, ufacık kire pasa tahammülü yoktur. İnsan bu aleti kirletmediği taktirde her an bilinçli, ışıklı ve gerçeği gör-
meye adaydır.
Akıl-kalp ikilisinin bilince yaktığı ilk ışık kimlik kartımızdır; yâni yaradılmış olmanın idrâki. Bu yüzden ittika, insana iç dünyasından
gelen inkârı mümkün olmayan ilâhî bir gerçektir. İçgüdüden bile binlerce kat güçlü, vazgeçilmez bir insanlık duygusu, insanın şeref
ve haysiyet hassasıdır. Gönlünü nefsle kapatıp dünya hırsına kapılanlar bu ceryandan mahrumdur. Fakat unutmayınız; bu cereyan,
bu ışık, insana doğuştan kesinlikle eşit olarak verilmiştir.
Şu hâlde Kur’an bu ikinci âyetinde: «İşte o kitap, gönül ceryanını kaybetmeyenleri sonsuz güzelliklere çıkarıcıdır» buyuruyor.
«Benim cereyanım var» dersen, bu sefer üçüncü âyet «O hâlde madem kalp cereyanın var; gaybe îman et, bunu namaz kılarak,

