Page 12 - 9789753811705
P. 12

örtülüşü onu güçsüz hâle getirir.

            İnsan roketi tüm evrenlere yansıma kabiliyetini bu yüzden kaybeder.

            İnsan roketi, ruhun ilâhî cereyanı hikmetiyle, meleklerin secde ettiği sırrı temsil eder. Ruhun, yüceliğine rağmen bir türlü hareket
         edip mânâ evreninin semâlarında uçamaması işte nefs kafesi yüzündendir.

            Ruhun gücü, hamd sırrı içinde hidayet-i ilâhî ile artar ve hızlanır. Namazın temel hikmetlerinden olan hamd; işte ruha bir gıda,
         bir candır. Ruh hamd sırrına erdikçe, her gün yeni bir hamd mertebesine doğru yücelmeye başlayınca; yavaş yavaş tam hidayete
         ulaşır. Böylece güçlenir, enerjisi artar. Bu akıl almaz alış veriş, ruhun insanı sonsuz yüceliklere ulaştırma faaliyetinin yakıtıdır. Kalbin
         namazdaki hidayeti ile birlikte ruh, insan bütününü tâ mîraç olan namaza kadar götürecektir. Şimdi namazdaki yücelmenin formül-
         lerine daha açıklık getirmiş olduk.

            Namazın akıl almaz seramonisi her an yeni bir yücelme ve hidayet hikmeti kazandırarak; Efendimizin, mîraç’da bizler için olan
         niyazı: «Sâlih kullarını da, Sâlih kullarının üzerine de» tahakkuk edecektir. Hamd sırrının özellikle ruh üzerinde yansıması, evren-
         lerin sonsuz ilmindeki ihtişam hikmetinden doğar. Bu yüzden, evrenin bütün ilmi, ruhun Akl-ı Kül’den bize yansıttığı mesajlardan
         ibarettir. Ve sanıldığı gibi bir beyin işi falan değildir. Ruhun Akl-ı Kül’den aldığı mesajları yansıtma biçimine; biz «üstün zekâ» veya
         «dehâ» deyimleri kulanırız. Bütün düşünürler, ittifakla kabul ederler ki; ilim, laboratuarlarda doğmaz; aksine dehâlarda doğar, labo-
         ratuarlarda eğitilip, öğütülür.

            İşte ruh, ilâhî ilmi nefsin karanlık perdesinden kurtarma fırsatı buldukça hamd niyaziyle zikreder. Ruhun namazda hidayeti böy-
         lece sonsuz bir ritm gibi nokta nokta sürer durur.

            4) Namazın Kalbe Verdiği Nîmetler:

            a) Kalbe namazın verdiği felâh: Tereddütsüzce söylenebilir ki: namazda, en büyük felâh gönle gelmektedir. Evrenin sonsuz gü-
         zelliklerine açıldığı hâlde, dünyanın kısır bunalımları arasında daralan gönül, ancak ilâhî huzurda felâh bulur. Kalbin hassas plâğı,
         üzerine düşen dünya telâşlarından öylesine yıpranır ki; her şey onu mutsuz kılar. Devamlı olarak sıkılır. Birçoklarının farkında
         olmadan «içim sıkılıyor», «beni hiçbir şey sevindirmiyor» diye ifade ettiği sıkıntı ve huysuzlukların tümü gönlün sonu gelmez mut-
         suzluklarıdır.


            Kalbe namazın verdiği felâhın tarifine gelince: Hamd iki yanlıdır. Biri ilâhî ilme ve kudrete, diğeri ise ilâhî güzelliğedir. Ruh, hamdi,
         ilâhî ilme ve kudrete yönelik yapar. Gönül ise hamdi, ilâhî güzelliğe yönelik yapar. Bu nedenle gönül hamde geçince ilâhî güzelliği
         hisseder. Ve sonsuz bir mutluluğa kavuşur. Aslında felâhın en etkin olduğu yanımız gönlümüzdür. Kalp, hamd zikrini yaptıkça, ilâhî
         güzelliği daha derinlerde hisseder. Böylece felâh, zincirleme olarak sonsuza kadar gider.

            Kalbin hamd sırrında, ilâhî güzelliklerin seyri söz konusu olunca, konu biraz daha kavranmaya ihtiyaç gösteriyor. Biliyoruz ki
         Allah kendi güzelliğini seyretmek ve kendi bilinmezliğini sergilemek için evrenleri yarattı. «Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim
         ve âlemleri yarattım» kutsî hadisi bu temel hilkat hikmetini açıklamıştır. Allah’ın, hilkat ile akseden sonsuz güzelliği, ancak ilâhî bir
         hikmetle fark edilebilir. Yani Allah’ın sıfatlarından yansıyan akıl almaz güzellikler, ancak O’nun sırrı ile sezilebilir. Acaba gönül, yâni
         kalb nasıl olup da bu güzellikleri sezebiliyor?

            İlâhî  güzellikleri  sezip, Allah’ın  emrine  ilk  cevap  veren  Efendimiz’dir.  Elesttedeki  ilâhî  hitabın  hikmetini  hatırlarsak:  «Elestü
         birabbikûm (Ben sizin rabbiniz değil miyim?)» sorusunun sırrını çözen, kalb-i Muhammedî’dir (S.A.S.). Allah elestten sonra insan
         sırrını maddî gemisine bindirince (bedeni yaratınca), onun özüne Efendimiz’in enfüsündeki bu hikmet noktasından bir ceryan bağ-
         ladı. İşte gönlün gerçek sırrı budur. Ve de işte biz kalbimizdeki bu sır nedeniyle ilâhî güzellikleri seyredebiliriz. Onun içindir ki; tama-
         men bir Fahr-ı kâinat san’atı olan Fâtiha’da, hamd hikmeti ancak gönüllerimizden geçen Muhammed (S.A.S.) cereyanı sayesinde
         ilâhî güzellikleri seyredebilir. Yine bundan dolayı gönül, hamd etmedikçe; mutlu olamaz, felâh bulamaz.

            Gerek «Fâtiha’nın Kırk Yorumu»nda, gerekse «Namazın Sırları»nda, hamd konusunda oldukça geniş bilgi vermiştim. Burada
         gönüllerde parlayan hamd sırrının Efendimiz’e has bir hikmet olduğunu özellikle tekrarlıyorum. Gönül, ilâhî güzellikleri, hamd et-
         tikçe derinleşen hamd sırrı içinde seyreder. Sonunda Efendimiz’in elest bayramını hissetmeye başlar, hatta yaşar. Felâhın ideal
         noktası budur. Ve gönül bu anda elestte Efendimiz’in kıldırdığı muhteşem namaza intikal eder.

            b) Kalbin namazdaki hidayet sırrına gelince: Kalbin namazda felâh sırrı, sırr-ı Muhammediye’yi; hidayet sırrı da Mustafa (S.A.S.)
         hikmetini temsil eder. Kalp namazda hamd edip felâh buldukça bir yandan da arınır. Bu hikmet şöyle gelişir:


            Kalp, hamd sırrının güzelliklerini bir perdede seyredince; üzerindeki her türlü yeis ve mihneti atıverir. Bu kez daha muhteşem
         bir güzellik seyreder, hayalindeki telâşları da atar. Bir anlamda Süphân zikrine başlar. Bu zikir, kalp için secde anında doruklaşır.
         İlâhî güzelliklerin sonsuz zevkinden başka hiçbir şeyin kendinde yer etmediğini seyreder. İşte bu kalbin arınma (Mustafa) sırrıdır ve
         namazın kalbe verdiği hidayettir.

            Kalp, sonsuz mânâ âlemlerine açılan bir hikmet kapısı olduğundan, gönle akseden ilâhî güzelliğin bir nakşı mı; yoksa güzelliğin
         bizzat kendisi mi olduğunu ayırmak mümkün değildir. Cenab-ı Hakk’ın kulun gönlüne yansıyan, bir anlamda orada görünen hikmeti,
         sözlerle kolayca tayin edilemez. Ancak kul, kulluğunda her zaman kalır. Gönül kapısından âlemlerin sonsuzluğuna yansıyan hik-
         met, ilâhî bir tecellidir. Gönül, tüm yeteneklerimizden farklı olarak bu tecelliyi bütün ayrıntılarıyla hissettiğinden, onu yaşamış olur.
         Hakkel yakîn sırrı budur. Yoksa, “hakkel yakîn” olmak, -hâşâ- Allah olmak değildir. Beşinci âyette bu konuya tekrar değineceğim.

            Mutlak hidayet, namazda gönlün bu hakkel yakîn sırra erişmesidir. Zaten Sırât-ı müstakîm, Fâtiha yorumundaki tanımıyla: Allah
         caddesidir. O’na yakîn olma eylemidir. İşte bizim namazda niyaz ettiğimiz «Sırât-ı müstakîme hidayet eyle» yalvarışımız, bu hikme-
         te ulaşma talebidir.
   7   8   9   10   11   12   13   14   15   16   17