Page 9 - 9789753811705
P. 9

Âyet 3: «Onlar ki (müttakîler):

            Gaybe îman ederler,

            Namazı dosdoğru kılarlar

            Ve kendilerine verdiğimiz nîmetlerden infâk ederler».

            Şimdi müttakînin hidayetine yol açan, Kur’an’ın üç temel meş’alesini ayrıntıları ile inceleyeceğiz:

            A) GAYBE ÎMAN:

            Gaybe îmanın hikmetini anlamak için; Allah’ın yüce kitabının bu temel mesajında niçin «Allah’a îman edenler» demeyip de «Gay-
         be îman edenler» emrini verdiğini iyi anlamak gerekir. Bu sorunun cevabı Sûre-i İhlâs’ın dördüncü âyetinde gizlidir. Allah bu âyette:

            «Hiçbir şey O’na (Allah’a) küfüv olamaz» buyuruyor. Yani hiçbir şey Allah’ın benzeri ve zıddı olamaz. İnsanın akıl kompüteri bir
         şeyi öğrenmek için ya benzeri, ya da zıddı ile kıyaslar. O nedenle akılcı bilim bir kıyaslar sistemidir. O zaman Allah’ın bu yoldan
         idraki mümkün değildir. Dolayısı ile Allah inancının temel dayanağı, gönül merkezinden gelen ve kıyaslamalardan çare aramayan
         «Gaybe îman» duygusudur. Böylece Allah’a îman merkezinin neden kalp olduğu sorusu da açıklanmış olur.

            Aynı konuya fizik bilimi bakımından da yaklaşabiliriz. Ünlü Parite Teorisi’ne göre: Kâinatta yaradılan her birim enerji; yani kuant,
         daima çift (zıt ve benzer eşler) hâlinde meydana gelir. Şu hâlde zıddı ve benzeri olmak, yaradılmış olmanın fizik bir kuralıdır. Yara-
         dan ise bu kuralın dışında olacağından tüm yapısal özelliklerin üzerindedir (Subhân). Bu nedenle Allah fizik açısından bir gaybdır.
         Elbette, gaybın; mutlaka varolduğu hâlde, görülüp bilinmeyen olduğunu hatırladınız. Yine, fizik ilmi, Allah’ın varlığına ait kaçınılmaz
         tesbiti; daha önce de değindiğim gibi ünlü vakum deneyleriyle ispatlamıştır. Ancak, bu tesbit Allah’ın kendini bulma değildir. Yüce
         kitabımız bu konuya fevkalâde önem vermiştir. Allah’a îman, gerçek anlamda «gaybe îman» niteliğindedir. O’nun evrendeki hârika
         nizamı ve san’atı, O’nun varlığının kaçınılmaz delilidir. Ve yüce kitabımızda yüzlerce âyette örnekleştirilmiştir. Biz «gaybe îman»
         ederken bu hikmetleri hiç aklımızdan çıkartmayacağız. Hârika bir tabloyu (yani evreni) görüp, onun çok yüce bir yapıcısı olduğunu
         bileceğiz. O’nu görmediğimiz sürece, O’nun varlığına gayben îman etmiş olacağız. Nitekim beşinci âyette bildirilen hidayetin sırrı
         «yakînlik»le tanımlanır. Bu anlamda hidayet; Yüce Yaradana bir yaklaşımdır. Ve yine de tam anlamıyla bir varış değildir. Ancak bu
         yaklaşım (yakîn sırrı), insanı Allah’ı görmeye yakîn hâlde yüceltir, netleştirir.

            Şimdi de «gaybe  îman» kavramıyla  kelime-i  şahadet’in  ilk cümlesi  arasındaki  çok zarif ilgiye  gelelim:  Bilindiği  gibi  kelime-i
         şahadet’in ilk cümlesi: «Şahidim ki Allah’dan başka ilâh yoktur. Yalnız Allah vardır.» demektedir. Dikkat edilmezse bu ifade gaybe
         îmanla bağdaşmıyor sanılır. Hâlbuki, gaybe îmanda mesele, îmanın «Allah» kavramıyle ilgisidir.


            Sırası gelmişken İslâm inanışının temeli olan kelime-i şahadet üzerinde biraz daha durmak istiyorum:
            Bir insanın İslâm Dîni’ne girmesi için, kelime-i şahadeti kelime kelime tekrar etmesi, mânasını da kendi lisanı içinde tam olarak
         bilmesi gerekir. Hem manâsını tam olarak bilecek; hem de Arapça kalıbı tekrar edecek. «Allah’a inanıyorum» demek kelime-i şa-
         hadetin ilk cümlesini tekrar etmek değildir. Bir kere kelime-i şahadette «inanıyorum» kelimesi yoktur.

            «Şahidim ki başka hiçbir ilâh yoktur; yalnız, illâ Allah vardır.» İslâm inancının giriş beyannamesi dahi hikmetlerle doludur. Ne çare
         ki doğru dürüst kelime-i şahadeti öğrenemedik, öğretmediler. Şimdi tekrar kelime-i şahadetin ilk cümlesine dönüyoruz:

            Neye şahidiz?

            Allah’tan başka ilâh olmadığına.

            İlâh: Yaradan ve yöneten güç demektir. Bir anlamda ibadet edilen, karşısında boyun eğilen kuvvetlerin tümü ilâh kavramına
         girer.  Çeşitli  sapkın  dinler,  çeşitli  konularda  çeşitli  kuvvetler  var  sayarak  putperestliğe  sapmışlardır.  Çağımızda,  kendi  gücünü
         ilâhlaştırmalar, parayı ve mevkiyi ilâhlaştırmalar sayılmakla bitmeyecek kadar çoktur. Bir de, bir takım fizik güçleri bağımsız sanıp,
         onları ilâhlaştıranlar vardır: Tabiat ve enerji gibi.

            İşte bir insan İslâmiyet’e girerken tüm yanılgılardan arındığını net bir şekilde bildirmek zorundadır: «Ben şahidim ki Allah’tan
         başka ilâh (hiçbir yaratıcı, hiçbir güç, kuvvet, hâkim, istikamet verici, kader etkileyici) yoktur. Ancak Allah vardır.» Böylesine ciddi
         bir mes’uliyet altına giren insan, zaten tüm kargaşalardan, ihtiraslardan kurtulmuş olarak işe başlıyor demektir. Birisi çıkıp da “Ben
         İslâmiyet’e girdim; ama paranın, menfaatin, mevkinin gücü inkâr edilir mi?” diyemez. Çünkü İslâmiyet’e girerken «Eşhedü» (şahi-
         dim ki) diye bir şeref yemini yapmıştır. Aynı şey Efendimizin peygamberliği dolayısıyle Kur’an’a îman konusunda da söz konusudur.
         Bu yüzden, şahadeti konusunda yalan söyleyen dinden çıkar. Yine bu yüzden dinimiz, sık sık kelime-i şahadeti tekrar ettirerek
         îmanımızı tazeler. Her vesile ile, İslâmiyet’e girdiğimiz anda imzaladığımız mânevi taahhütnamenin hatırlanması zorunluluğunu hiç
         unutmayınız.

            Bütün zâhiri güç perdelerinin ardında ilâhî kudreti görmeden «Eşhedü» İslâm inancı tamamlanmaz.

            Fussilet Sûresi Yorumu’ndan hatırlayacaksınız. Allah çağımızda kelime-i şahadeti 39’ncu âyette ilime de tasdik ettirmiştir. (1)
         Bizler kelime-i şahadet söylerken bu âyetin sırrı içinde çok daha samimi olmamız gerekir. Kelime-i şahadetin dil ile ikrar, kalp ile
         tasdik sırrında işte bu «Eşhedü» kelimesinde sorumluluk vardır. Zira şahid olan kalptir. Onun gözü (kalb gözü) açık olduğu müddet-
   4   5   6   7   8   9   10   11   12   13   14