Page 6 - 9789753810708
P. 6

28                       KELÂM İLMİNE GİRİŞ

                           ettiğini kabul ederler. Hasan-ı Basrî’nin meclisine gelen bir kişi, büyük günah işle-
                           yen (mürtekib-i kebîre) müminin, bazılarının fetvasına göre kâfir olduğunu
                           (Havâric), bazılarınca ise imanı üzere bâki kaldığını (Mürcie) söyler ve kendisinin
                           bu konuya dair nasıl bir hüküm vereceğini sorar. Hasan-ı Basrî henüz bir fikir be-
                           lirtmeden öğrencilerinden Vâsıl b. Atâ (ö. 131/748) ileriye atılarak cevap  verir:
                           Mürtekib-i kebîre ne mümin ne de kâfirdir, küfür ile iman arasında kalan bir yerde
                           bulunup fâsıktır (menzile beyne’l-menzileteyn (ﲔﺘﻟﺰـﻨﳌا  ﲔﺑ    ﺔﻟﺰـﻨﳌا). Halbuki  Hasan-ı
                           Basrî’ye göre mürtekib-i kebîre münafıktır. Vâsıl b. Atâ bu hadiseden sonra üstadı-
                           nın meclisinden ayrılır (i‘tizal eder). Hasan-ı Basrî’nin “Vâsıl bizi terketmiş” ( ﺪﻗ
                                                                                              6
                           ﻞﺻاو ﺎﻨﻋ لﺰﺘﻋا) demesi üzerine Vâsıl’a ve ona uyanlara Mu‘tezile (ﺔﻟﺰﺘﻌﳌا) denilmiştir.
                           Vâsıl b. Atâ ile bağlılarına Mu‘tezile denilmesinin başka izahları da yapılmaktadır.
                              Vâsıl b. Atâ, yine Hasan-ı Basrî’nin  öğrencilerinden  Amr b. Ubeyd (ö.
                           144/761) ile birleşir ve Mu‘tezile mezhebini kurar. Mu‘tezile âlimleri akaid mesele-
                           lerini izah ederken nassı kabul etmekle beraber akla da önem verirler. Akılla çelişki
                           halinde olduğunu kabul ettikleri nakli başka mânalara yorumlar, yani te’vil ederler.
                           Halbuki din alanında, özellikle akaid konularında aklın hakemliğini kabul etmek,
                           akılla izahı mümkün olmayan nasları (müteşâbihat) aklın ışığı altında te’vil etmek
                           Selefiyye’nin asla benimsemeyeceği bir şeydi. Mu‘tezile’nin akaid meselelerini bu
                           izah tarzına “kelâm metodu” denilmiştir.

                              Kelâm ilmi hicrî II. yüzyılın başında Mu‘tezile’nin elinde doğmuş oldu. İslâm
                           âlimlerinin çoğunluğunu oluşturan Selefiyye kelâma cephe almıştır. Dört mezhep
                           imamı, İmâm-ı Âzam’ın önde gelen talebeleri ve diğer ileri gelen ulemâdan kelâm
                           aleyhinde birçok söz  nakledilegelmiştir. Çoğunlukla bu sözler “ehl-i bid‘at  ve
                                                          7
                           dalâlet” olan Mu‘tezile kelâmına aittir.
                              Mu‘tezile kaderi ve ilâhî sıfatların bir kısmını inkâr ediyor, mürtekib-i kebîre-
                           nin menzile beyne’l-menzileteynde olduğunu kabul ediyordu. İlâhiyyâta aklın rolü-
                           nü ve bir anlamda hakemliğini sokmuştu. İman esaslarını aklî deliller ve izahlarla
                           desteklemeye çalışıyordu. Aklî bir fırka olan Mu‘tezile’nin eski Yunan felsefesi ve
                           yabancı kültürlerden etkilendiği kabul edilmektedir.





                           6
                              Eş‘arî, el-Lüma‘, s. 76.
                           7
                              Geniş bilgi için bk. Taşköprizâde, Mevzûâtü’l-ulûm, I, 602-607; Ali el-Kārî, Şerhu’l-Fıkhi’l-ekber,
                              s. 2-8; Beyâzîzâde Ahmed Efendi, İşârâtü’l-merâm, s. 35-38; İrfan Abdülhamîd, Dirâsât fi’l-fırak
                              ve’l-akāidi’l-İslâmiyye, s. 125-129 ve oradaki kaynaklar.
   1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11