Page 9 - 9789753810708
P. 9

TARİHÇE ‐ TARİF ve KAYNAKLAR                  31

                              Emevîler’in son dönemlerinde eski Yunan ilimlerinin Arapça’ya tercüme faali-
                           yeti başlamış; çalışmalar Abbâsî halifelerinden Me’mûn (ö. 218/833) devrinde iler-
                           leyerek kemale ermiştir. Nihayet ilk İslâm filozofu Ebü’l-hükemâ Ya‘kūb b. İshak
                           el-Kindî (ö. 252/866) zuhur etmiştir. Bir asır sonra Feylesûfü’l-İslâm Ebû Nasr el-
                           Fârâbî’yi  (ö. 339/950), ondan da bir  asır sonra er-Reîs Ebû  Ali  İbn Sînâ’yı (ö.
                           428/1037) görüyoruz. Bu üç filozofla İslâm felsefesi kurulmuş ve metafizik konuları
                           içinde İslâm akaidini ilgilendiren görüşler serdetmeye başlamıştır.

                              Mu‘tezile ilm-i kelâmının geliştiği zaman ve muhit içinde yetişen Kindî, eski
                           Yunan ilimlerini okumuş, tercüme ve telifler vermiş olmasına rağmen kelâm ilminin
                           etkisinden kurtulamamış, böylece düşünce tarihimizde kelâmdan felsefeye geçiş
                           döneminin temsilcisi konumunda bulunmuştur. Asıl  İslâm felsefesi Fârâbî ile ku-
                           rulmuş, İbn Sînâ ile gelişme kaydetmiştir. Ne var ki bu felsefe büyük çapta Yunan
                           düşünüşünün tesiri altında kalmış, Aristo (m.ö. 384-322) ve Eflâtun’u (m.ö. 427-
                           347) itiraz kabul etmez birer üstat telakki etmiştir.

                              Bilindiği üzere “felsefe” o zamanlar birçok ilmi bünyesinde toplayan ilimler
                           mecmuası halindeydi. Metafizik ve mantık da bu ilimler arasında bulunuyordu.

                              İslâm dünyasında ilkin Mu‘tezile’nin elinde zuhur eden ve sonraları Eş‘arî ile
                           Mâtürîdî’nin elinde Ehi-i sünnet  dairesine giren (bir anlamda ihtida eden) ilm-i
                           kelâm, akla önem vermekle beraber vahyi hareket noktası kabul ediyordu. Sırf akla
                           dayanarak ilâhiyyât alanında görüş beyan eden felsefenin sakat fikirleri İslâm âlim-
                           lerinin gözünden kaçmamıştır. Felsefenin amansız düşmanı olan Selefiyye’nin ya-
                           nında Mu‘tezile ve Ehl-i sünnet kelâmcıları felsefî mesâili daima tenkit etmişlerdir.
                           Bu sebepledir ki felsefenin ortaya çıkışından sonra kelâm ilmi devamlı olarak onun-
                           la ilgilenmiştir.
                              Alışılmış  şekilde Eş‘arî’ye nisbet edilen Sünnî  kelâmı  kendisinden sonra be-
                           nimseyip yaymaya çalışanların başında Ebû Bekir el-Bâkıllânî (ö. 403/1013) gelir.
                           O, Eş‘arî’nin kelâmını geliştirip kelâm delillerinin dayandığı mukaddimeleri (pren-
                           sipleri) belirlemiş, yeni yeni aklî bahisler  ilâve etmiştir. Bâkıllânî ayrıca in‘ikâs-ı
                           edilleyi kabul ediyordu; yani bir meseleyi kanıtlayan delilin çürütülmesinden onun
                           ispat ettiği  meselenin de  gerçek olmaktan  çıkışı (delilin butlânından medlûlün
                           butlānının lâzım gelmesi). Bu prensip yüzünden Bâkıllânî kendi delillerine, iman
                           gerçekleri imiş gibi sarılmıştı.  el-İnsâf (فﺎﺼﻧﻹا) adlı risâlesi ile  Kitâbü’t-Temhîd
                           (ﺪﻴﻬﻤﺘﻟا بﺎﺘﻛ) isimli hacimli kitabı kelâma dair meşhur eserlerindendir. Bu kitapların
                           her ikisi de basılmıştır. Bâkıllânî’nin tuttuğu yol kelâm ilmini geliştirmiş ise de bazı
                           prensipleri İslâm filozoflarının çok önem verdiği mantık disiplinine aykırı düşmek-
                           teydi. Ayrıca in‘ikâs-ı edilleyi kabul etmesi de isabetli sayılmazdı.
   4   5   6   7   8   9   10   11   12   13