Page 13 - 9789753811705
P. 13
Şimdi namazın hidayet sırlarının bu dört unsurunu niyaz bütünü içinde bir özetleyelim: Namaz sayesinde tam ve güçlü bir bede-
ne, buna bağlı olarak zinde bir idrake sahip oluyoruz. Onun, nefsi her türlü vesveselerden, korkulardan arıtan, ıslah eden hikmeti
sayesinde hem bedenimiz streslerden, dertlerden uzak kalıyor; hem de nefs ruh önünde kalın perde olmaktan çıkarak, bize mâna
ceryanının güçlü gelmesini sağlıyor. Ruh ise hamd sırrıyla güçlenip, bizi evrenin sonsuzluklarına götüren roket gibi çalışıyor. Sonra
da gönülde arınmışlığın mutlu sonu teşekkül ediyor. Hamd, onu «hakkel yakîn»e götürüyor. Ve biz topluca meleklerin secde ettiği
insan oluyoruz. İşte namazın hidayet sırrı, felâh hikmeti budur.
C) İNFÂK:
Yorumunu yaptığımız Bakara Sûresi’nin üçüncü âyeti, kur’an’ın hidayete eriştireceği müttakîlere üç önemli ön şart getiriyor: Gay-
be îman, namaz ve infâk (Allah’ın verdiği nîmetlerden başkalarını yararlandırmak).
İnfâk, İslâm ibadetlerinin öylesine bir parçasıdır ki; onsuz din olmaz. Bir insanın gönlünde yaktığı imân ışığının devamı, ancak
namaz-infâk ikilisiyle yürür. «Acaba îmanım ne âlemde?» diye düşünüyorsanız; namaz ve infâktaki seviyenize bakın. Kararı o size
söyleyecektir.
Bunlarda nasibiniz yoksa, îman ışığınız ya sönmüş ya da sönmek üzeredir. Acaba infâk neden bu kadar önemlidir?
1) Îman kalbe ait bir duygudur. Burada ışık yanınca otomatik olarak sevgi dalgaları yayılır. Sevginin en bâriz görüntüsü, kendin-
deki nîmetleri başkalarıyla paylaşmaktır. İnfâkın özündeki tanım budur.
2) Kalbde doğan îmana iştirak etmekle yükümlü olan nefs, mutmain bir îmana ererse mutlaka bencillikten kurtulacaktır. Bu ne-
denle kendindeki nîmetlerden başkalarını yararlandırmak; yâni infâk etmek, nefse karşı yürütülen eğitim programının temelidir.
3) Emr âleminden gelen ruh, esmâ-i ilâhîlerin ışık ışık yanmasıyla güçlenir, hayat bulur. Vermek, ilâhî bir sünneti taklid etmektir.
Bu açıdan infâk, ruha güç veren en önemli ibadettir.
4) İslâm tarihinde infâkın bir de öncelik sırrı vardır. Daha İslâmiyet’in birinci ayında; Efendimizin infâk konusundaki ilk direktifini
Hz. Zeyd ve Hz. Cafer tüm Müslümanlara ve insanlara şöyle tebliğ ettiler: «Allah’ın size verdiği nîmetlerden başkalarına da veriniz...
Güzel söz, güler yüz dahi bir sadakadır.»
Böylece infâk, namazdan önce mü’minlere emredilmiş bir emir oldu. İnfâkın ayrıntılarına girmeden önce, İslâm’da «vermek»
tarzındaki ibadetlerin biçimlerini tanımlamak istiyorum. Çünkü birçok kitaplar bu yardım ve mâlî ibadetleri birbirine karıştırırlar.
1. Genelde infâk: Kendisinde mevcut her nîmeti başkalarına yansıtma; onları, o nîmetlerden yararlandırma demektir. Her türlü
mâlî yardımlarla davranış biçimlerindeki yardımlar infâka dahildir. İnfâk paradan, maldan olduğu gibi; ilimden, güzel sözden, güler
yüzden de olur. Ayrıca sağlığın, saadetin, gençliğin de infâkı vardır.
2. İslâm’da mâlî yardım: Yani para ve maldan yapılan yardım. Elbette mâlî yardımlar da bir tarz infâktır. Bu yardımlar üç ana
grupta toplanır:
1) Sadaka: Miktarı bizce tayin olunan sınırlı bir yardımdır. Bayramlarda fıtır sadakası, ya da adak sadakaları ile yemin ve oruç
karşılığı sadakalar da aynı gruptan maddî yardımlardır.
2) Zekât: Belli bir mâlî gücü olan Müslümanın kazanç ve malından vereceği; yüzde iki buçuk tutarında zorunlu bir mâlî ibadettir.
Verilmediği taktirde kazancın ve malın tamamı haram olur.
3) îtâ: «Amme Cüz’ü Yorumu-1» kitabımızda da itânın farz olan bir ibadet olduğunu ayrıntılarıyla açıklamıştım. (7) İtâ, ciddi öl-
çüde büyük mâlî yardım biçimidir. Yetim bir kızı evlendirmek, fakir bir delikanlıya sermaye vermek, darda kalan bir insanın borcunu
karşılamak gibi. Vakıflar, hayır yatırımları, kamu yararına yapılan bilinçli bağışlar îtâ ya girer. Îtâ ibadetinde de sınır, yapanın zevkine
kalmıştır. Hatta îtâ yapanın, belli bir seviyede zengin olması bile gerekmez.
Tüm bu konuları infâk ibadeti içinde görmek mümkündür. Ancak Sûre-i Leyl îtâyı ayrı bir ibadet olarak tanımlamaktadır. Bunları
ayrıntılarıyla size tanıtmak istiyorum.
Önce mânevi infâktan başlamak istiyorum. Allah’ın verdiği ilim, saadet, iknâ edici vasiyetleşme (bir anlamda yol gösterme), güzel
ses, gençlik ve sağlıktan infâk nasıl yapılacaktır?
1) İlimden yapılan infâk: Hem maddî ilimleri bilenler, hem mâna ilimlerini bilenler; bilgilerini, mutlaka başkalarına belli sürelerde,
belli miktar aktararak infâk etme zorundadırlar. İlmin infâk zorunluluğuna ait bu ibadet ilk defa İslâmiyet’le beraber, ilmin açıklanıp
yaygınlaştırılması ilkesini getirdi. Modern bilimlerin doğmasında ilme ait bu yeni kavram değişikliğinin rolü pek çoktur. İslâmiyet’in,
ilmin infâkında önemli bir formülü, herkese anlayacağı ölçüde ilim sunma zorunluluğudur. Bir İslâm âlimi «Beni kimse anlamaz»
diye dört talebesiyle bir köşede oturamaz. Oturursa infâk etmiş olmaz. Aksine, ilmini gereğince basitleştirerek, sadeleştirerek en
sade vatandaşa sunar, sunmak zorundadır. Uzun yüzyıllar gözden kaybolan bu hikmet; Türkler’in Anadolu’ya geldikleri çağlarda
pek işlemiş; Mevlâna, Hacı Bektaşı Veli gibi nice İslâm yüceleri her kattan halka, ilim aktarmışlardır. Bu naklediş tarzı bazen vaaz
ile, bazen sohbetler tarzında olmuştur.
2) Mutluluktan yapılan infâk: Her mutlu insan, çevresindeki mutsuzlara, kendi mutluluğundan aktarmak zorundadır. Dinimiz bu
konuya öyle önem vermiştir ki; Selçuklu ve Osmanlılar’ın ilk devirlerinde her derdi olanın derdi komşuları tarafından paylaşılmış;
kimsesizler, garipler köylerde bile baş tacı edilmiştir. Hâlâ kasabalarımızda bu gelenek vardır. Bir mü’minin derdini kendisi için dert
edinmeyen, garip ve kimsesizlere el uzatmayan çok yadırganmıştır. Günümüzde, mutluluğundan infâk, aynı tarzda uygulansa dertli
insan kalmaz. Garip bir komşuya bir akşam çayı ikram etmek, dertli bir dostunu teselli etmek bile bu âyetin kesin emirlerindendir.

