Page 15 - 9789753811705
P. 15
Şimdi infâkın maddî, özellikle mâlî olan uygulamasını açıklamaya çalışacağım. Mâlî ibadetlerin sadaka, zekât, ita olduğunu ko-
nunun başlangıcında açıklamıştım. Şimdi bu maddeleri infâk sırrı içinde tetkike çalışalım:
1) Sadaka: İnfâkın, pratikte en çok uygulandığı şekil sadakadır. Sadaka vermek, bazen kendimizin yüklendiği bir zorunluluk
hâlinde gelir. Bunlar, adak sadakaları ya da bazı hâllerde diyet sadakalarıdır. Oruç tutma imkânı olmayanların verdiği gün başına
diyet sadakaları, yeminlere karşı sadakalar ve bayramlarda verilen Fıtır sadakaları bu türdendir. Ve belli miktarları temsil eden
sadakalardır. Bu konunun üzerinde, mevzumuz dışında kalan bazı ilmihal tartışmalarına girmemek için daha fazla durmuyoruz.
Burada daha çok gönlümüzden gelen sadaka infâkı üzerinde duracağım.
Önce çok önemli bir soruyu açarak konumuza girmek istiyorum:
Sadaka kime, nasıl ve ne miktarda verilir?
Sadaka, ihtiyacı olan herkese verilir. Ve bir mü’minin tüm insanlara karşı yükümlü olduğu bir infâk ibadetidir.
Şekline gelince: Madem ki sadaka bir ibadettir, onun ilk şartı nezaket ve saygıdır. Bu kuralı taşımayan sadaka, ibadet ciddiyetin-
den uzaklaşacağı için, infâk olmaz. Aslında bizim yardım etmeye kalktığımız fakir ve kimsesiz kişiler, dünya sahnesinde ortaya ko-
nan büyük senaryonun fedai san’atçılarıdır. Onlar bizim infâk ibadetimizin yerine getirilmesine vesiledirler; dolayısıyla bize rahmet
aracıdırlar. Onlara çok saygı duymak gerekir. Zira, dünya oyununda, alan biz, veren onlar olabilirdi. Takdir bize infâk fırsatı verdiği
için, derin bir hamd şuuru içinde; gerçek sevgi ve saygı şuuru ile tasadduk etmeliyiz. Hani Müslüman ninelerimizin hikâyelerini
dinleriz ya? Onlar hem fakiri evlerinin baş köşesinde misafir ederler, yedirir, içirir; çıkarken de fakirin elini öperlermiş. Bizim için bu
gerçekler hayaldir. Hiç değilse saygımızı koruyalım.
Sadakanın miktar ve türüne gelince: Elbette para, yiyecek, giyecek, yakacak en belirgin sadaka türleridir. Miktarı verenin maddî
tâkatine bağlıdır. Ancak gülünç olmamalıdır. Unutmayınız ki; Allah, verilen sadakanın bire on katını, bir başka emirde yedi yüz katını
bizlere vaat etmektedir. Ve unutmamalıyız ki; sadakayı verenin ömrünün uzayacağı, bir başka emirde de kaza ve belânın sadaka
ile önleneceği hadis hükmüdür. Önce bu hadis hükümleriyle kader konusunu nasıl bağdaştıracağımızı cevaplamak istiyorum.
İnfâk öyle makbul bir ibadettir ki; Fahr-i kâinat Efendimiz bu ibadete bütün inananların cânı yürekten katılmasını istemiştir.
İnfâkın bu sırrına karşılık, nefs infâktan hep kaçar ve sanki nefs, infâk ile eriyeceğini bildiği için türlü bahanelerle onu engeller. İşte
Efendimiz insanları bu nefs tuzağından kurtarmak için Cenab-ı Hakk’a yalvarmış ve sadakaya karşılık dünyevî bir bahşiş istemiştir.
Elbette duası reddolunmayan Efendimiz’in arzuları ilâhî katta yasalaştırılmıştır. Ve evet, «Sadaka ömrü tezyid eder (artırır)» ve
«sadaka kazayı, belâyı önler». Kaderin, yazgı açısından, bu hükümlerle bağdaşmasına gelince. Sûre-i Leyl’in yorumunu okuyanlar
hatırlayacaklardır. Leyl suresinin beşinci, altıncı ve yedinci âyetlerinde Alah: «Verenlere, ittika sahiplerine, güzel kelimeyi tasdik
edenlere güzel kaderi kolaylaştırırım.» buyuruyor. İşte bu hadisler, bu âyetlerden mü’minlere Efendimiz’in aldığı özel primlerdir.
Muhterem okuyucularım, infâk, dolayısıyla sadaka noktasında çok önemli olan bir hikmete dikkat ediniz. İnfâk, tüm ibadetlerden
farklı olarak kaderimizi etkilemektedir. Bu etki iki noktada farklı sonuçlar verir:
Birincisi: Âyetin emrettiği istikamette infâk bize güzel kaderleri kolaylaştırır.
İkincisi: Hadislerin lütfettiği istikamette şerleri defeder.
Bütün bu hikmetlerin özüne; infâkın hidayet ve felâh getiren sırlarına konunun sonunda yeniden değineceğim.
Sadaka bahsinin bu bölümünü bitirmeden önce bir güzel hâdise içinde sadakayı seyretmenizi istiyorum. Bu yüzyılın başlarında
güneydoğu illerimizden birinde yaşanmış bir hâdise:
Bir mahalleye, bir meczûb derviş gelir. Kendi uydurduğu bir kulübede yaşamaya başlar. Aynı mahallede zengin, efendi bir
mü’min yaşamaktadır. Hemen kendisine bir görev düştüğünü fark eder ve dervişin bakımını üstlenir. İslâm nezaketi içinde, evinde
yirmi kadar uşak olmasına rağmen dervişin yemeklerini tek oğlu altı yaşındaki Yusuf’la gönderir. Derviş, dağınık kıyafetine rağmen,
küçük Yusuf’la çabucak dost olur. Derviş bir gün küçük Yusuf’a : «İster misin sana bir deve yapayım?» der. Yusuf buna pek sevinir.
Ancak dervişin bir şartı vardır. Küçük Yusuf kendisine ayrılan üzüm, incir gibi çerezlerden dervişe verecek ve de bundan kimseye
bahsetmeyecek. Küçük Yusuf dervişin şartlarına uyacağına söz verir. Günler birbirini izler, küçük Yusuf her gün kendisine verilen
çerezlerden dervişe bir miktar getirir. Altı ay süren bu sabır yarışında; küçük Yusuf, her gün devesini sorar. Nihayet bir gün derviş:
«Yarın deven tamam, yalnız iki badem getir gözlerini yapacağım» der. Yusuf o gece sevincinden uyuyamaz. Sabah erkenden dervi-
şe koşar, ama ne görsün, derviş dünyasını değiştirmiştir. Ağlayarak eve koşar ve babasına haber verir. Dervişin dinî tekfin ve defin
merasimi tamamlanır. Aradan yıllar geçer, Yusuf 20 yaşındadır ve de şizofreniye yakalanır. 1905 yıllarında olan bu hâdise, Yusuf’un
tedavisi imkânsız gençlik bunamasına yakalanışını ve kısa sürede ölümünü simgelemektedir.
Yusuf’u, babası Paris’e götürür. Çağın en ünlü tıp otoritelerinden medet umar. Onlar ise: «Al, götür. Çok az ömrü vardır... sen
İstanbul’da iyi bir bakıcı temin ederek Bakırköy’de yatır...» derler. Yusuf’un babası, doktorların dediğini yapar. Yusuf’un babası, dok-
torların dediğini yapar. Yusuf’u o gün için ayda iki altın verdiği bir bakıcının himayesinde hastaneye yatırır. Bakıcının bütün ihtima-
mına rağmen Yusuf’u belli âkıbet yakalar bulur. O yıllar için her şizofrenili hasta zatürreden ölüme mahkûmdu. Yusuf da zatürrenin
pençesinde ateşler içinde kıvranmaktadır. Babasına telgraf çekilir, «gel.. oğlun öldü...» denir. O yıllarda durumun ölümden başka
alternatifi yoktur.
Şimdi bundan 20 yıl önce rahmetli olan Yusuf beyden durumu dinleyelim: «Ben, ondan öncesini hiç hatırlamıyorum... O anda
bir çölde, susuzluktan ateşler içinde kıvranıyordum... Rüya gibi bir şey... birdenbire karşımda bir deve ve onu çeken benim derviş
babayı gördüm. Güler yüzlü derviş baba: «İşte! Yusuf deven hazır» dedi. Ona bindiğim an gözümü hastane yatağında açtım, hiçbir
arızam kalmamıştı. Benim normal konuştuğunu gören etrafımdaki doktorlar hortlak görmüş gibi bana bakıyorlardı.»

