Page 30 - 9789753811705
P. 30
Hamd, kalbin mânâ dolaşımının, Fâtiha formülünde, ruhun sonsuzluğuna yansıması demektir. Bu yüzden her gün en az 40 kez
Fâtiha okuruz. Bunu kalp dolaşımına yansıttığımız zaman, sonsuzluğun ve gaybın bütün boyutlarına ulaşırız.
İşte, kalbin mânâ dolaşımında gerçek hay sırrı ve asıl hayat sürer gider. Bu dolaşımın bizim dünyamıza yansıması, namaz zevki
ve hasreti ile infâk hazzından belli olur. Hidayet ancak mânâ kalbinin dolaşımında vardır.
Şimdi gönlün iç ve dış dünyasındaki hikmetleri; kulağın ve gözün kalbe bağlı sırlarını gözden geçirelim:
Kulağa gelen tüm etkilerin temel iki önemli vasfı vardır:
a) Uyarı ve haber niteliği.
b) Haz ve mutluluk niteliği.
Bu etkilerin ortak yanı, önce bilinçte, sonra iç dünyamızda yarattığı fark etme ve sezme hikmetleridir. İşte, işitme, bir yanıyla
daima sezgi şeridine nakşolduğu için özünden kalbe bağlıdır. Zaten işitme duygusundan gelen tüm güzellikler, hazlar ve mutluluk
bunun en açık delilidir. Sezgilerden gelen ses yansımaları her zaman mutluluğu temsil etmeyebilir. Örneğin bir hüzün ya da elemin
yansıması çoğu kez kulağın kalp kanadından geçme duygulardır. Ancak, unutmayız; ister haz veren bir nağmeyi, ister hüzün veren
bir iniltiyi işitelim; her merkez kalptir.
İlk tepki kalp nahiyemizde düğümlenir. Kalp kanalları tıkalı bir zâlimin, hiçbir nağmeden ve iniltiden his duyması mümkün değildir.
Ancak burada çok önemli bir noktaya dikkat edin; kulak yoluyla gelen duygular daima tek menşe’lidir. Güzel nağmeden haz duyan,
iniltiler karşısında da hüzne ve eleme düşer; yani kalbin işitme sırrını verir. Sezgi sistemi tektir. Bu yüzden, âyet, işitme yönümüz
şeklinde kelimeleştirdiği kulağı tekil olarak tanımlamıştır.
Burada önemli bir nokta, kulağın kalp iletişiminin Kur’an’a senkronize oluşudur. Bu şu demektir: Bazı elektronik kapılar vardır;
bir kişinin sesine ayarlıdır. Bu tarz önemli kapıları ancak o şahsın sesiyle açmanız mümkündür. İşte kalp de Kur’an sedâsına göre
ayarlanmıştır. Kalp gözünün açılması için, Kur’an’ın kendine has ses ve nağmesi gerekir.
Allah bu inceliği belirtmek için «Kalplerini mühürledim» buyurduktan sonra; ayrıca «Kulağını da mühürledim» buyurmuştur. Aksi
takdirde, kulak, Kur’an nağmelerini kalbe iletecek ve kalp kapıları yeniden hayat bulma imkânına kavuşacaktı.
Âyette, «kulak» yerine Türkçemize kıyasla «işitme organı» anlamına «sem’ihim» buyrulması da çok önemlidir. Çünkü işitme
olayı enfüsümüzde akıl almaz biçimde yaygındır. Kalbin, insanın iç dünyasındaki sonsuz mekânlara ulaşan sırrı, işitme duygusu
için çok derinlerde geçerlidir.
Aslında işitme sırrı, «Elest meclisi»ne kıyasla vardır; «Ben sizin rabiniz değil miyim?» sorusu ile birlikte halkolmuş bir sırrımızdır.
İşte kalbin sonsuzluğuna bağlı işitme olayı, tüm özümüzde var olduğundan tekdir ve bu hikmetleri de kavramamız için tekil kul-
lanılmıştır.
Başka organların duyuları, idrakte beyin refleksleriyle ortaktır. Ancak, duymanın, anlama hassası kalp kulağına bağlıdır.
Şu hâlde; duyduğunu anlamak, ancak gönle hastır. Ve kalbi mühürlü olan, kesinlikle işitse de anlamaz. Kur’an’ın, dolayısıyla
ikinci âyetin bir mûcizesi de budur:
«Şüphesiz o kitabdır; müttakîleri hidayete erdirir.»
Müttakî olmayanlara ne söylerseniz söyleyin, mânâ kulağı yoktur; anlamazlar; kapleri ile kulakları arasındaki ceryan kesiktir.
Şimdi gözün sırrına geçiyorum:
Âyette göz çoğul olarak geçmektedir. Acaba göz neden çoğul olarak geçmektedir? Göz ve basiret (görme, fark edip anlama)
nedir?
Önceki yazılarımızdan hatırlayacaksınız, göz hücresindeki elektron yığılmalarını görüp değerlendiren ruhtur. Demek ki normal
görme olayı bile bizzat beyne bağlı bir faaliyet değildir. Dolayısıyla bizzat hâricen basit görme olayı bile ruha bağlı bir fonksiyondur.
Eğer âyet «gözlerini de mühürledim» dese idi; kâfirler hiçbir şeyi göremeyecekti! İşte bunun için âyet «gözlerinde de perde (gışa)
vardır» buyurmuştur.
Şu hâlde ikinci tarz bir görme vardır ki; bu, mânâyı ve gerçeği görmedir.
Şimdi kalbe bağlı görme olayı katını inceleyeceğim:
Güzellik kavramının tümü; hazlara, sevgilere mecal veren görüntüler, ışıkların oyunu değil; gönlün gözünün derinlerindeki sırrı-
dır.
Daha önce açıkladığım gibi, kalp her an mânâ gücüyle ruha mecal verir. Eğer ruh kalbin bitmeyen bu ritmiyle beslenmezse ko-
maya girer. İşte göz, ruh ceryanıyla gördüğü her şeyi iki fazda yaşar. Biri klasik görmedir. Herkesde var olan fizik sonuçların bir fa-
aliyetidir. Eğer ruh, kalbin ceryanıyla devamlı hay hâlinde; yani diri ise, bu kez gördüğü şekillerde güzellikler bulur, haz duyar. Eğer
ruh kalpten ceryan alamıyor, yani insanın kalbi mühürlü ise şekillere mânâ veremez. İşte mânâ gözü budur. Ne var ki; mânâ gözü
kat kattır. Kalpteki arınma ve yücelme arttıkça, ruhun göz ardındaki sırrı derinleşir. Ve bir kat daha derinlerdeki gerçekleri görmeye
başlar. Buna «yakîn olma» denir. Dördüncü âyette yakînliği anlatmıştım. İşte yine bu yüzden göz ve görme olayı sûre içinde çoğul

