Page 34 - 9789753811705
P. 34

Özellikle 6’ncı âyette, kâfirlerin idrak ve fikir dünyalarındaki çok önemli bir yanlışın tespiti söz konusudur. Onların, neden inzar
         ile etkilenemeyeceğini iyi anlamak için, bazı kavramları bir kez daha hatırlamamız gerekir.

            Şuur, tasavvur, idrak, akıl, fikir ve zekâ nedir? Ve insanın hangi unsurundan doğar? Sık kullanılıp bir türlü gerçeği anlatılamayan
         bu kavramları; İslâm düşünürlerinin tanımlarına sâdık kalarak anlatmak istiyorum:

            Şuur: İç dünyadan olsun, dış dünyadan olsun, gelen etkileri fark edip kavrama ânıdır. Bir ışık noktası gibidir. Üst üste çakan bu
         ışıklı noktalar birbiriyle birleşince, idrâkı ve tasavvuru meydana getirir.

            İdrak ve tasavvur akılla birleşince fikri doğurur.

            İdrak, şuur ışıklarının düzenli bir sistem hâlinde inşa ettiği mükemmel bir varlık hissidir.

            Tasavvur da, idrakın yavaş yavaş şekillendiği kimlik kartımıza ait bir silüettir. Bir tarz kişilik iskeletidir.

            Akıl, tüm evrenlere yaygın bilginin insana yansıyan bir ışığıdır.

            Şimdi, bu kavramların hangi yanımızdan doğduğunu, bir kez daha hatırlayalım. Kalbin mânâ ceryanı, ruha devamlı hay sırrı
         pompalayacak ve ruh şuurdan idrake, oradan akılla düşünceye (fikre) yol bulacaktır.

            Bu mekanizma, 7’nci âyet yorumundan hatırlayacağımız şekilde, kulak, göz ve duygu merkezi olan kalbin ahenkli çalışmasıyla
         yürür. Ceryan kesikse, inzar bu mekanizmaya yansımaz. Ne idrak, ne de düşünce merkezlerine gerçeği nakşetmek imkânı kalmaz.
            Altıncı âyetin başlangıç kısmında, on dokuz örnek vererek, insanların düşünme merkezleri ve idraklerine Allah’ın ne kadar net
         mesajlar verdiğini dile getirmiştik. İşte, idrak dediğimiz büyük manevi cevherin doğması için, mutlaka kalp ceryanına ihtiyaç vardır;
         aksi takdirde, bakar körlüğe, işiten sağırlığa mahkûm oluruz.

            Şimdi de; günah, küfür, kalp mühürlenmesi gibi insanın en büyük problemlerinin temelindeki sırlara eğilmek istiyorum:

            Elest meclisini ve orada geçirdiğimiz idrak fazlarını hatırlarsak; içimizde düğüm olan pek çok meseleyi çözeriz.

            Büyük elest meclisinin bir önceki safhasında; bilinç ve ondan doğan idrake dair hiçbir tecrübemiz yoktu. Yalnız güzellikleri sey-
         rediyor ve onları yaşıyorduk. Hâlbuki Allah hilkatimize idrak özelliği vermişti. İşte elest emri olan: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?»
         muhteşem sorusu ile birlikte; önce bir kıvılcım gibi şuur doğdu, sonra idraklere net bir yansıma oldu. Ne var ki; Cenab-ı Hakk’ın
         muradı, idrakteki netlik bir türlü parlamıyordu. Çünkü, nefs bir sis gibi bilincin ışıklarını kapatıyor, idraki zorlaştırıyordu. Bu fazı iyi
         hatırlayınız! Çünkü dünyada da bilinci karanlık tutan; bir şeyi tam anlayacakken bizi mecalsiz bırakan duygu, yine nefsin gururdan
         doğan bu sis bulutudur.

            Çoğu kez tam hakikate yaklaşırken bizde bir sendeleme olur; onu elimizden kaçırıveririz. Allah ise, her an bu idraki; gerçeği ya-
         kalayıvermemizi bekler. Zaten, ömür denilen şerit de sırf bu beceriyi göstermemiz için verilen bir fırsattır.

            Elest emrinin ikinci fazında ise iki farklı sonuç çıktı:

            a) Bu sis bulutunu dağıtıp idrake kavuşmak için büyük bir çabaya düşenler. Bunlar dünyada mü’minleri temsil ederler: Zaman
         zaman bilinç ışığını artırarak, zaman zaman sisleri aralayarak şiddetle idrake koşarlar.

            Bu sınıfta olan ruhlar ve nefsler, zamanla yarışarak gerçeği bulma gayreti içindedirler. Sis çoğalınca (gurur), idrak ışıkları söner.
         Bir bezginliğe ve tedirginliğe düşerler; fakat yeniden gerçeğin ışığına doğru bir gayret bulurlar. İbadetlerin sırrı bu gayreti sağlama
         hikmetidir. Ve ilâhi hidayet gelince, o gerçeğin ışığı güçlenir, sisler ardında olsa bile yakînlik sırrı doğar (4’ncü âyet). Bezginlik art-
         tıkça hep Allah’a dua ve tezarru gerekir.
            b) İkinci görüntü ise, ezilerek gerçekten kaçma eğilimidir. Bu, küfrü temsil eder.


            Mü’min kardeşlerim, dikkat ederseniz dünyada da hep bu safhaları yaşıyoruz. Bu bunalımlardan çıkmak için Fâtiha sırrı içinde
         bezginliği ve gururu aşmaktan başka bir çare yoktur. Aksi takdirde ikinci görüntüye düşeriz.

            Zira elestin son fazında, anlatacağım gibi, bizi elestteki çıkmazdan Efendimiz kurtarmıştır. Fâtiha ise sırr-ı Muhammedî (S.A.V)’yi
         temsil eder.

            Eletsin üçüncü fazında tüm varlıkları, yaygın bitkinlik ve bunu da aşan korkunç bir panik sarmıştır. Bu paniğin nedenleri şöledir:

            a) Ezelde o ana kadar yaşadığı sonsuz güzelliklerden kopma korkusu, hatta dehşeti.

            b) Çok açık olan ilâhî hitabı bir türlü cevaplayamama ızdırabı.

            c) Kendisinin adresini, kişiliğini arama ve bulamama şaşkınlığı.


            d) İdrakte ilk ışık yansımasına karşılık; onu kavramadaki zorluk (nefs).
            İşte bu nedenler, yaygın bir paniğe sebep olur. Öyle ki; sanki bir alev cehenneminde, kalp, bir türlü kurtulamama dehşeti yaşar.
         O anda tüm varlıkları perişan eden panik budur. Bu duyguyu da hayatta yaşarız.

            Elestin bundan sonraki fazı ise, bitkinlik ve yılgınlığın sonsuz bir yokluğa çeken fazıdır. Bu fazı da çok kez yaşarız; hadiselerden
         yılar, sanki ölmüş gibi tüm güzellikleri ve gerçeğin ışığını görmez oluruz.
   29   30   31   32   33   34   35   36   37   38   39