Page 38 - 9789753811705
P. 38

Kalbin mânevî hastalığında en önemli nokta; imanı henüz tahakkuk etmemiş, fakat iyi niyetle dine gelmek isteyen kardeşleri-
         mizin yüzyüze bulunduğu tehlikedir. Hatta, hepimiz için çok önemli olan bu müthiş hastalık; farkında olmadan nifaka düşmemiz ve
         kalbin bu mânevî marazına yakalanma tehlikesidir.

            Yukarda belirtiler bahsinde saydığım gönül dertlerinden birine ait en ufak bir belirti fark ettiğimiz zaman, bir mânâ doktoruna
         başvurmalıyız.


            3) Kalbdeki mânevî marazın tedavisine gelince: Unutmayınız, kalbin mânevî marazı ancak çok başlangıç çağında tedavi göre-
         bilir. Bunun ilk şartı hastanın kendini fark edip tedaviyi kendisinin istemesidir.

            a) Gönül kazanma: Yetim, garip ve fakiri sıkıntıdan kurtarmak; marazının en kestirme tedavisidir.


            b) Çile: Özellikle maddî-manevî zorluklar ve bunları sabırla aşabilme kalp marazını gidermede çok etkindir.
            c) Aşk ve nazar: Yalnız velîyyullah tarafından uygulanan etkin bir tedavidir. Âyeti çok dikkatli okursanız kalp marazının en ufak
         gecikmede şiddetle arttığı ve tedavisi imkânsız hâle geldiği mesajını anlarsınız.

            Kalpteki maraz ilâhî yasa gereği gittikçe artar, tüm benliğimizi kaplar. Başlangıçta çevreyi aldatan münâfık, sonunda her an ken-
         dini aldatır. Hayatın maddî zevklerini de alamaz hâle gelir.

            b) «Yalancılıkları nedeniyle onlara elîm bir azap vardır.»: Âyetin bu cümlesi yalanı küfür belirtisi olarak tescil ediyor. Hiçbir günah
         dinden çıkartmazken, yalan dinden çıkarır.

            Yalanın üç önemli yanı vardır:

            1) Yalan, «Allah’a iman ettim» duygusunun sahteliğini ortaya kor. Çünkü yalan söylediğimiz kimse kim olursa olsun gönlünde
         ilâhî ekran taşır. Bu yalan doğrudan Allah’a karşıdır. O şahıs o anda onu fark etmese de Allah ona gerçeği hissettirir, hele o şahıs
         mü’minse.

            2) Yalan, yeni yalanlarla yalancıyı içinden çıkılmaz bir kaosa sürükler.

            3) Yalan, nefsle gönül arasında bir savaştır ve gerçekten sonu daima elîm bir azaptır.

            Şüphesiz yalanın sonundaki elîm azap; hem bu dünya içinde, hem âhirette geçerlidir. Ve asıl perde açılınca dünyaya intikal
         anında verdiğimiz sözü gördüğümüz an, yalancının azâbı gerçekten çok elîmdir.

            Yalan münâfıklığın en net belirtisidir. Ve bu emir nedeniyle imanla yalan aynı gönülde yaşayamaz.

            Âyet 11: «Bunlara ‘Yer yüzünü feseda vermeyin’ denince, ‘Biz ıslah edicileriz’ derler.»

            Bu âyet kadar yeryüzündeki insanların şaşkınlığını açık şekilde gösteren bir âyete rastlamak zordur. Çevrenize bir bakın, âyeti
         canlı olarak seyredersiniz.

            Şimdi âyetin mesajlarını cümle cümle açmaya çalışalım.

            Yalancı münâfık, yeryüzünü fesada verir. Önceki âyetle emredildiği gibi, münâfık şuurdan mahrum, kalbi hasta olan bir şaşkındır.
         Ve her hâliyle yeryüzünü fesada verir.

            Şimdi çağımız insanında bu fesadı madde madde seyredelim:

            1) İlim Münâfıkları: Çağımız buhranlarının temel nedeni ilme karıştırılan yalanlar ve nifaklardır. Gerçekte ilim, ilâhî san’atı tetkik
         hikmetidir. Hâl böyle iken iki asırdan bu yana koskoca kâinat muammasını, hiçbir ilmî dayanağı olmadan, tesadüfle bağdaştırmaya
         kalkmak, gerçekten önceki âyetlerde bildirilen şuursuzluğun cinnet hâlidir.

            Ardından materyalizme mesnet sayılan pozitivizm akımları, gerçeklerin inkârına ait bir mazerettir.

            Laboratuara girmeyen hiçbir şeyi ilim saymayan bu mantık; Einstein’in, Heisenberg’in laboratuardan gelmediğini itiraf cesareti
         gösterememiştir. Hâlbuki en temel ilim sayılan fiziğin iki dev ustası olmadan modern fiziğin olamayacağını bilmeyen yoktur. Aynı
         çağlarda biyolojiye sokulan evrim masalı ise tamamen iğrenç bir yalanlar zinciridir. Âdem’in yaratılması bölümünde ayrıntıları gö-
         receğiz.

            İlme sokulan yalanlar zinciri öylesine âdi ve iğrenç noktalara gelmiştir ki; bu yüzden insanlar ölmüştür, tıp kitaplarına hiçbir ilmî
         delili olmayan kanaatler yazılmıştır. Birkaç örnek vereceğim:

            a) Apandis bağırsağının vücut için gereksiz olduğu, evrim bakiyesi sayıldığı birçok tıp kitaplarında yazılıdır. Hâlbuki bu bağırsak
         karın organlarının bademciğidir. Ayrıca dışkı kıvamını normalleştiren salgılar salar ve de bağırsaktaki faydalı mikropları denge-
         ler. Böyle açık ilmî gerçekleri görmezlikten gelerek bu bağırsağın görevsiz sayılması yalnız şuursuz bir sapıklık değil, iğrenç bir
         ahlâksızlıktır.

            b) Yine münâfık bilim adamları, anne sütü için: «Yanlış terkiptir; demiri azdır» hezeyanını savundular. Sonunda anlaşıldı ki; be-
         beklerde kanı karaciğer yapar ve iki yıllık demiri depo etmiştir. Eğer süt çocuklarına fazladan demir verirseniz bağırsakları haşat
         olur.

            Böyle iddiaları ileri süren tıp kitaplarının, mama yapan firmalara satıldıkları bile tespit edilmiştir.
   33   34   35   36   37   38   39   40   41   42   43