Page 41 - 9789753811705
P. 41
Çünkü nefsimiz şeytanla tuğyan (isyan) anlaşmasına giriverir. Zaten şeytan, Hz. Âdem’in nefsini bu yolla kandırmış değil midir? Şu
hâlde nifakta iki önemli ipucu var. Biri şeytanın nefsle gizli beraberliği, diğeri tuğyan; yani isyan. Birinci sinyalin anahtarı vesvesedir.
Sûre-i Nâs’da nefse şeytanın intikal belirtisi böyle tanıtılıyor.
Mü’minin gönlünde vesvese olmaz. Amma âyetin emrettiği gibi «Âmenna» dedikten sonra hâlâ vesvese varsa, şeytan nefsle
nifak anlaşması yapıyor demektir. Bu noktaya çok dikkat etmek gerekir.
İsyana gelince, ilâhî takdire rıza göstermediğimiz sürece isyan hâlindeyiz demektir.
Başka bir açıdan ilâhî mesaja bakarsak «Âmenna» dedikten sonra kendi kaderini kendince kurmaya kalkmak da bir tuğyandır.
Böylece bu iki âyetten, nifak tanımına ait çok önemli hikmeti öğreniyoruz. Ancak, âyetin çok önemli bir başka mesajı daha var:
Allah nefse büyük bir hitapta bulunuyor: «Ey nefs! Sen insanlarla istihza ediyorsun. Fakat asıl ben seninle istihza ediyorum. Seni
isyanınla baş başa bıraktım. O tuğyan seni perişan edecek ve hiçbir zaman gerçeği, felâhı bulamayacaksın.»
İşte âyetin çok önemli olan bu mesajını hiç hatırınızdan çıkarmayın. İlâhî takdire isyan ettiğimiz zaman o isyanda gömülür kalırız.
Kesinlikle çıkış yolu bulamayız.
Çünkü siz göz göre göre çok aptalca bir ticaret yaptınız, ihtarı veriliyor.
Âyet 16: «Bunlar hidayet yerine dalâleti satın aldılar. Ticarette kâr etmediler. Hidayeti bulamadılar.»
Böylece münâfığın tüm madde ve mânâ hayatı, vahim bir ticarî hayata benzetiliyor.
Âyet insan için en büyük nîmetin, kârın, başarının; hidayeti (aydınlığı bulma) olduğunu dile getirerek münâfıklara:
«Siz açıkgöz geçinirsiniz; ticari menfaati bildiğini sanan zavallılarsınız. Zira hayatın en büyük alış- verişini korkunç bir ziyanla ka-
pattınız. Hidayet yerine dalâleti (karanlıkta kalmayı, sapıklığı) seçtiniz. Yaradılışta var olan hidayete erme sırrını nifakınızla dalâlete
değiştiniz.
Bu alışverişte, bir ismi de mudilli (dalâlete götüren) olan şeytanla nefsiniz işbirliği yaptı.
Ey insanoğlu, aklını başına al. Nefsinin nifakı seni her an şeytanın dalâlet yoluna sürükler» buyuruluyor.
Âyetteki önemli bir hüküm de hidâyet ve dalâlette kula düşen sorumluluk payıdır. Bu âyet nedeniyle hiç kimse, hidayet ve dalâlet
konusunda ilâhî kaderi bahane sayamaz. Çünkü âyet: «Bu ticarî şaşkınlığı, felâketi siz satın aldınız» diyor.
Âyet 17: «Bunların meseli şu mesele benzer ki: (Biri) ateş yakmak istedi. Çevresindekileri aydınlatınca, (o sırada) Allah
nurlarını gideriverdi, onları zulmet içinde bıraktı; artık bunlar görmezler.»
Bu misal, insan sırrı açısından fevkalâde önemli mesajlar taşır. Bunları madde madde tahlil etmek istiyorum:
a) Ateş yakma; zahirî mânâsı ile olsun, genel mânâda bir şey meydana getirmek tarzında olsun, başarı ve sonuç demektir.
Ancak ilâhî irade ile sağlanabilir. Bir ateşi yaktığımız zaman, Allah nasıl gözümüzün nurunu alıverirse, ışığı göremezsek; bir işi
tamamladığımız zaman Allah bize basiret vermezse sonucu göremeyiz.
Nitekim bir sonraki âyette bu noktaya daha açıklık gelecektir.
b) Allah’ın nuru olmadan hiçbir ışığı görmek mümkün değildir. Âyet, ilâhî nurun mü’minlerde olacağını, münâfıklarda basiret sırrı
olmadığını bildiriyor. Bu noktadan, olay çok büyük bir hikmeti açıklıyor: «Mü’minde mutlaka iman nuru vardır.»
c) Ateş yakma; kademe kademe bir aydınlığı ifade etmektedir. Bu örnek, 18’nci âyetten anlaşılacağı şekilde, genel bir emek ve
bir eser meydana getirmeyi temsil etmektedir.
Âyet 18: «Sağırdırlar, kördürler, dilsizdirler, artık bunlar dönmezler.»
Meselâ; büyük emekle ilim çalışırsınız, birçok olayları bu vesile ile çözmek amacındasınız. Fakat Allah basiret vermezse sonucu
alamazsınız. (Tıpkı ateist bilim adamları gibi) (3)
Bu keşif, 17’nci âyetteki ateş yakma örneğine benzer. Yani çevreyi tanımak için ilmî araştırma yaptılar. Ne çare ki Allah nurlarını
aldığı için bu müthiş gerçeği bir türlü itiraf edemediler. Hâlbuki bu âlimler ozon perdesini keşfedip; arzda hayatın bu perde tarafın-
dan korunduğunu, bu perdenin kutuplarda ince, ekvatorda kalın dekoruyla güneşe karşı insanları mutlak ölümden koruduğunu fark
edemediler. Evet onların kalbi hasta olmasa, dilsiz olmasalardı:
«Ey insanoğlu! Allah’ın kesin bir mûcizesi ozon tabakası sayesinde hayatınız sürebiliyor, O’na iman edin, kulluk edin» demeleri
gerekirdi.
Onlar gözlerinin önündeki ilâhî ihtişamı göremiyorlardı.
Evet, ateşi yakmışlardı (ilmî araştırma), fakat gerçeği görmediler ve dilsiz oldukları için: “Allah” diyemediler.
Sağırlığa gelince: Bu âlimlere ne kadar ilâhî kudretin ihtişamını, ilim diliyle anlatırsanız anlatın gerçeği duymazlar, çünkü sağır-
dırlar.

