Page 40 - 9789753811705
P. 40
İşte, madde madde saydığımız toplumu fesada veren münâfıkların tümü, «Toplumu ıslah edicileriz» sloganlarıyla bize musallat
olmaktadır. Allah yüce kitabında tüm bu tehlikelerden bizi haberdar etmektedir. Tabiî asırlar boyu Kur’an’ın mesajlarından bihaber
yaşadığımız için mânâmızı fesada kaptırdık.
Bakınız böylelerine Allah ne diyor:
Âyet 12: «Bunlar doğrusu müfsiddirler. Şuurları olmadığından farkında değildirler.»
Âyetin en önemli mesajı, münâfıkların kendi fesatlarını fark etmeyişleridir. Açıkça görülüyor ki münâfıkların şuurları hastadır. Zira
bunlarda şuurun ana ceryan merkezi olan kalp hastadır. Bu nedenle münâfıklar toplumu ifsat ettiklerinin farkında bile değildirler. Şu
hâlde biz, nifakta kasıt aramayacağız. Ancak onların tüm fikir ve bilgilerinde daima şuursuzluğu tesbit ederek onlardan kaçınacağız.
Bu şuursuzlukları 17-20’nci âyetlerde çok nefis misallerle anlatılacaktır.
Bu âyet, toplumlar için fevkalâde ince bir sırrı da dile getirmektedir. Toplumu ıslah ediyoruz diye ortaya çıkanların getirdikleri
fikirler, ilme kattıkları yalanlar, sonunda onu getirenlerin başına belâ olmaktadır. Bu da onların fikir anarşisindeki şuursuzluğunun
en açık delilidir.
Bugün ahlâk, ekonomi, fikir sahasında ortaya atılıp, cemiyetleri perişan eden doktrinlerin hepsinin yanlışlığı ortaya çıkmıştır. Her
ülke kendi uyguladığı sistemlerden ve yanlışlardan şikâyetçidir.
Fikir, onun mahsûlü olan sistemler, ancak iman dolu gönüllerin şuura verdiği güçten gelişirse güzeldir. Aksi daima hüsrandır.
Âyet 13: «(Yine) bunlara ‘Nâsın iman ettiği gibi iman edin’ denince, ‘Ya, biz o süfehanın iman ettikleri gibi mi iman ede-
lim (ederiz)?’ derler. (Doğrusu) asıl süfeha kendileridir, velâkin bilmezler.”
Âyet onların şuursuzluklarına çok güzel bir örnek veriyor. Zira özellikle çağımızdaki münâfıklar hürriyeti savunur; sonra sâde
vatandaşın hürriyetine tahammül edemezler. Barışı savunurlar; sonra dünyanın en güçlü ordusunu, en öldürücü silâhlarını taşıyan
ülkelerden yanadırlar.
İnsan eşitliğini savunurlar fakat: “Diğer insanlar gibi iman et” denince “Biz onlar gibi sefih değiliz” derler. (2)
Münâfıkların bir özelliği de mü’minleri sefih saymalarıdır. Onlara göre inanan saf, inanan çaresiz enayilerdir. Fakat Allah, onlara:
«Asıl siz enayisiniz» buyuruyor.
Şimdi 12 ve 13’ncü âyetlerin ortak bir yorumuna geçiyorum:
İman etmediği hâlde iman ediyorum sanmak; dilin söylediğini kalple tasdik etmemek demektir. Bu ise; münâfıklığın temel tanı-
mıdır. İşte böyleleri için iki ilâhî damga vardır:
a) Şuursuzluk
b) Sefihlik (Yufka akıllılık). Çağımız tanımıyla asıl enayi, kolay aldanan, zavallı bunlardır.
1) Öyle olmasa; kâinattaki sonsuz matematik ve fizik yasaları görüp de bu programların yaratıcısını bulmak yerine, isyanda kalır
mıydı?
2) Öyle olmasa; Allah’ın hiçbir varlığa öğretmediği ilim ve san’atı görüp de hâlâ kendini sonlu bir et parçası sanır mıydı?
3) Öyle olmasa; ilâhî nizama karşı çıkarak ekonomik eşitlik peşinde koşup marksizmin peşinde perişan olur mu idi?
4) Öyle olmasa; 14 asır önce kendine verilen pislikten arınma ve abdest reçetelerini bırakarak, hâlâ kilodu pislik içinde, uyuşuk,
eklemleri kireçli dolaşır mıydı?
5) Öyle olmasaydı; münâfık kendini vesveselere mahkûm ederek stresler içinde kıvranır mıydı? O, «enayi» dediği mü’minde bu
dertler yok. Onlar çok mutlu. Bunu dahi fark edemeyen bir şuursuzluğun kurbanıdırlar.
6 ) Öyle olmasaydı; tüm dünya bir bunalım çıkmazına saplanır mıydı?
7) Öyle olmasaydı; münâfık kendi çılgın hayatında; mutsuz, güçsüz, çaresiz olduğunu hemen fark ederek Allah’a dönmez miydi?
Âyet 14-15: «Bir de mü’minlerle karşılaşınca ‘Âmenna’ derler. Ve kendi şeytanlarıyla halvet olunca: ‘Emin olun biz si-
zinle beraberiz, onlarla ancak istihza ediyoruz’ derler. Asıl Allah onlarla alay eder, onları tûğyanları içinde bocalamaya terk
eder.»
Bu iki âyetin yorumunu birlikte yapacağız. Zira âyetler münâfığı başka bir açıdan tanımlamaktadır. Bundan sonraki âyetlerde de
yine münâfığın ayrı açılardan tanımını göreceğiz.
Münâfık tanımını bize çok yanlış tanıtmışlardır. Bu yüzden biz sanırız ki münafık; Müslüman yanında Müslüman, kâfirler yanın-
da kâfir olan kişidir. Hâlbuki âyet böyle söylemiyor. «Âmenna» dedikten sonra, şeytana karşı «Biz seninleyiz, mü’minlerle istihza
ediyoruz» diyorlar. O hâlde münâfığın tespitinde çok önemli tanım olan «Şeytanları ile halvet olunca» kavramını anlamak lâzımdır.
Şeytanla halvet olan, gizlice baş başa olan kimdir? Elbette ki bu sahtekâr nefs’tir. Şu hâlde imanda asıl mes’ele nefsin iman et-
mesidir. 15’nci âyetten anlıyoruz ki; nefs tuğyan ile baş başa kaldıkça iman etmez. «Âmenna» dese de yalandır. Biz insan bütünü
olarak nefsle şeytanın beraberliğini net olarak fark edemeyiz. Bu yüzden «Âmenna» dedikten sonra bile rahatlıkla nifak’a düşeriz.

